Posts Tagged ‘ da

Firefox bunu da yaptı!

Firefox - Girtoz
Ve Firefox sonunda bunu da yaptı!

Dün böyle bir şey olacağına kimse inanmıyordu ama bugün, Firefox sert bir virajı daha döndü bile.

Geçtiğimiz ay internet kullanıcılarının yüzde 24′ünün tercih ettiği Firefox bu barajı da geçerek yüzde 25 oranına ulaştı. Bu orana göre internette sörf yapan her dört kişiden biri Firefox kullanıyor.

40.000 site üzerinden kullanıcıların tarayıcı tercihleriyle ilgili araştırma yapan bir şirketin yönetim kurulu yardımcı başkanı Vince Vizzaccaro, Firefox’un bu başarısını şöyle yorumlamış:

“Firefox’un yüzde 10 kullanıcı oranına ulaşırsa daha da büyüyüp Microsoft’u zorlayacağını tahmin etmiştik. Mart 2006 da yüzde 10 Pazar payına sahip olan Firefox şu an dört kullanıcıdan biri tarafından kullanılıyor ve bu bizim için bir sürpriz değil…”

Yüzde 5′e iyi derken yüzde 25′e ulaştılar

Mozilla Firefox’un ilk sürümünü 9 Kasım 2004 tarihinde piyasaya sürmüştü. Geçtiğimiz Kasım ayında beşinci yaş gününü kutlayan Mozilla’nın topluluk koordinatörü Asa Dotzler, Vizzccaro’nun yaptığı araştırma sonrası “Firefox 1.0 ı piyasaya sürmeden önce takımımızdaki 8-10 kişiyle yaptığımız görüşmede eğer yüzde 5 kullanım oranını yakalarsak, bunun bizim için iyi bir oran olacağını konuşmuştuk.

Eğer bu oranı yakalayamasaydık piyasada olmamızın bir anlamı yoktu. Zamanla kullanım oranı büyüdükçe amaçlarımız da büyüdü. Yüzde 20 oranını yakaladığımızda ise iyi bir tarayıcı kullanmak isteyen herkesin favorisi haline geldik.” Şeklinde bir açıklamada bulundu.

Tekrar araştırmaya döndüğümüzde Kasımın birinden yedisine kadar yapılan ölçümlerde Firefox’un yüzde 25.1 oranını yakaladığını, rakibi olan IE’nin ise yüzde 68 ile birincilik tahtında oturduğunu görüyoruz. Üç dört ve beşinci sıralarda ise Safari (yüzde 4.4), Google Chrome (yüzde 3.9) ve Opera (yüzde 2.3) bulunuyor.

İkincilik koltuğu rahat mı?

Firefox ikincilik koltuğunda şimdilik son derece rahat; ama yakın gelecekte bu durum değişebilir ve Firefox, Chrome’un nefesini hissetmeye başlayabilir. Aylık pazar payı oranları göz önünde bulundurulduğunda Chrome beklenenden de hızlı bir yükseliş gösteriyor.

Eğer bu büyüme oranıyla devam ederse Mart 2010′da yüzde 5′lik bir pazar payına sahip olacak olan Chrome, böylece Google’ın Eylül 2010 hedefini de altı ay önceden yakalamış olacak. Google’ın bir sonraki hedefi ise 2011 senesinde yüzde 10 oranını yakalamak.

Mozilla Firefox 3.6 beta 1 versiyonunu beta 2 ye yükseltti. Geçtiğimiz hafta Firefox sitesinden yapılan açıklamaya göre 3.6 beta versiyonunu yaklaşık 250.000 kişi kullanıyor. 3.6 nın resmi çıkış tarihi ise 26 Kasım olarak duyurulmuştu.

‘Büyük beyaz’ da sosyalleşiyor

Genellikle yalnız yaşadıkları düşünülen büyük beyaz köpekbalıklarının da sosyal canlılar olduğu anlaşıldı.

Bilimciler, yalnız avlanmayı tercih eden büyük beyazlardan yüzlercesinin yılda bir kez Hawaii ve Meksika açıklarındaki belli noktalarda toplandığını tespit etti.

Stanford Üniversitesi’nden Dr Salvador Jorgensen, büyük beyazların fok ve deniz ayılarıyla beslendiği soğuk sulardan yılın belirli döneminde sıcak sulara göç ettiğini ve orada ‘sosyalleştiğini’ belirtti. Elektronik olarak etiketlenen ve uydular üzerinden izlenen yüzden fazla büyük beyaz köpekbalığının sıcak sulara doğru hep aynı rotaları takip ettiği belirlendi.

Bilimciler, yiyecek açısından hiç zengin olmasa da büyük beyazların yılda bir kez aynı bölgelerde toplanmasının nedenini ‘camiada görünmek’ ve ‘çiftleşme’ olarak tahmin ediyor. Yeni veriler, sayıları çok azalan büyük beyaz köpekbalıklarının korunmasına yönelik çalışmalar açısından çok önemli.

Bu da oldu Türkler altın üretti

İnanılır gibi değil ama iki Türk biladamı resmen altın üretti. Böyle giderse evde bile altın üretilebilecek.

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.

Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nın peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaac Newton, Robert Böyle, Demokritus, Razi, Ibn Haldun, Cabir Ibn Havyan, Nicolas Flamel, Platon, Pitagoras, Tales, Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşı”nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visita Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. “Felsefe taşı” bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil; yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar.

Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik gerçek, doğadaki gibi malzemeler!

Sır, moleküllerin “tanışma”sıymış

Merak içinde “Peki neymiş gerçekte bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan “‘felsefe taşı” bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’in yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim.

Prof. Sarıkaya, 1984′te ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun içyapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90′ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90′ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır.

Canlı ve cansız dünya birleşti

Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada “moleküler biyomimetiğin” kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında, İstanbul’a 2001′de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz.

İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım.

Altın seven peptitler

Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu “bakteri ve virüs kütüphanesi” dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda “tanıma” deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki peptit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır işte. Peptitler de sanki canlı gibi”. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu şekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş.

Denizlerdeki altın tuğlaları

Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor. Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiğimiz “altın sever” peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Evrimsel süreç”.

Külçe altın da yapılabilir

Altın tıpta, sensörlerde, nanoteknolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceğini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için şimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.”

5-10 yıl sonra üzerinde “dişler için”, “kırık kemikler için”, “altın için”, “gümüş için” yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?”

Windows 7 hacker’ları da sevindirdi

Win 7′de uzantı sorunu!

MS, Win 7 ile güvenlik anlamında ciddi adımlar attı ama eski küçük hileyi yine hesaba katmadı.

Milyonlarca kullanıcının PC’lerinde yüklü olan Windows işletim sistemleri, doğal olarak hacker’ların bir numaralı hedefi. Sistemde bulunan güvenlik açıkları ve hataları akla gelmedik yöntemlerle kullanan art niyeti kişiler Windows sistemleri için büyük bir tehlike oluşturuyor. Microsoft bu sorunlara karşı kullanıcılarını korumak adına önemli adımlar atıyor. Bunun en güzel örneği Windows 7′de otomatik kullanım özelliği ile ilgili alınan önlemler oldu. Fakat başka bir sorun hala gündemde ve özellikle tecrübesiz kullanıcıları tehdit ediyor.

Aslında buna bir sorun değil, Microsoft’un iyi niyetle başlattığı ama zamanla ters tepmeye başlayan bir özellik demek de mümkün. Microsoft, Windows NT ile birlikte başlattığı, dosya uzantılarını gizleme özelliğini, beklentilerin aksine halen sürdürüyor. Hacker forumlarında sıklıkla bahsi geçen bu özelliğin yeni işletim sisteminde değiştirilmemiş olması, kendi açılarından sevindirici bir durum olarak değerlendirildi. Çünkü pek çok hacker, bu sayede EXE uzantılı zararlı yazılımının gerçek kimliğini kullanıcıların gözünden saklamayı başarıyor. Hacker’lar çoğunlukla bu zararlı dosyaların isimlerini de “Resim.JPG.EXE” gibi değiştirmeyi tercih ediyorlar bu sayede kullanıcılar dosya ismini sadece “Resim.JPG” olarak görüyorlar. Hatta bir adım daha ileri giden hacker’lar dosyanın simgesini de, Windows’un varsayılan JPG simgesi ile değiştirerek, kullanıcıları daha rahat kandırabiliyorlar.

Windows 7 RC’de uzantılar varsayılan ayarlara göre görüntülenmiyor. Hacker’lar final sürümünde bu durumun değişmemesini umuyorlar…

Teoride varolan molekül üretildi

Bugüne kadar sadece teoride mümkün olan bir molekül nihayet üretilebildi.

“Rydberg molekülü” diye bilinen bu kimyasal madde, bulunması güç iki atom arasında son derece zayıf bir kimyasal bağ üzerinden geliştirildi.

Nature dergisinde yer verilen bu yeni tür bağın, atomlardan birinin çekirdeğinden hayli uzakta bir elektronun bulunması sayesinde oluştuğu belirtiliyor.

Bu olay, aynı zamanda Nobel ödüllü fizikçi Enrico Fermi’nin, elekronların nasıl davrandıklarına ilişkin temel kuantum teorilerini sağlamlaştırıyor.

Doğru yer, doğru zaman

Londra’daki UCL Üniversitesi’nden Helen Fielding, bu sayede diğer temel fizik kurallarını test edebilme imkanı bulabilecek olmalarının ilginç bir tecrübe olacağını söylüyor.

1934 yılında Enrico Fermi, eğer bir atomun diğer bir atomda bu tek başına dolaşan elektronu buluması halinde, beraber hareket edebileceğini savunmuştu.

Colorado Üniversitesi’nden fizik teorisyeni Chris Greene ” Ama Fermi bu moleküllerin gerçekten oluşabileceklerini tasavvur etmemişti” diyor.

“Biz 70′li ve 80′li yıllarda Rydberg atomuyla bir normal atom arasında bu tür bir güç alanı oluşabileceğini anladık.”

Uzmanlar bunun için tahmin edilemeyecek kadar soğuk bir ortam yarattıklarını da ekliyorlar.

Kriz NASA’yı da vurdu

Ekonomik sıkıntılar, Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı’nın 2018′de gerçekleştireceği Ay görevini ertelemesine neden olabilir.

NASA’nın 2018′de Ay görevi için fırlatmayı hedeflediği Ares V roketinin fırlatılış tarihi sessizce revize ediliyor. ABD’nin Uzay Ajansı, bu tarihi 2020′den sonra bir tarihe çekebilir.

Son birkaç haftadır Kennedy Uzay Merkezi’nde yapılan toplantılarda bir araya gelen ajans yöneticileri, çalışanlara ve iş ortaklarına Ares V roketinin fırlatılma tarihinin erteleneceğini açıkladı. Bu tarihin iki yıl olacağı ifade ediliyor.

NASA, daha önce kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, yapılmış en güçlü roket olacak Ares V’nin 2018 tarihinde Ay’a ulaşacağını açıklamıştı. Bu görevde, Ay’a astronot gönderilmesi ve bir dizi deney yapılması öngörülüyordu.

NASA’nın eski yöneticisi Mike Griffin, geçtiğimiz hafta özellikle George Bush yönetiminindeki Beyaz Saray’ı hedef alan konuşmasında Ares V ve diğer Ay göreveleri için 2015 yılına kadar onaylanmış olan 4 milyar dolarlık bütçenin 400 milyon dolara düşürülmesinden dolayı dert yanmıştı.

Griffin, bir etkinlikte yaptığı açıklamada “4 Milyar dolarlık bu bütçe, Ares V itici roketlerinin ve Altair Ay modülünün geliştirilmesi için harcanacaktı, ancak sadece yarım milyon dolar ile bunun yapılması mümkün değil.” demişti.

Kirli hava o kadar da zararlı değilmiş

Biliminsanları hava kirliliğinin küresel ısınmayla mücadeleye yardımcı olabileceğini öne sürdü.

Uzmanlara göre, hava kirliliği bitkilerin karbondioksidi emme kabiliyetini artırarak, küresel ısınmayla mücedeleye katkı sunabilir.

Bilim dergisi Nature’da yayınlanan araştırma, 1960′lardan beri artan atmosfer kirliliği düzeyinin, bitki verimliliğini dörtte bir oranında artırdığını ortaya koydu.

Bu fazladan yüzde 10 oranında karbondioksidin toprakta tutulduğu anlamına geliyor. Bitkilerin en iyi temiz güneşli havada yetiştiği yaygın bir kanıyken, uzmanlar durumun her zaman böyle olmadığını ortaya koydu.

Araştırma, ağaçların ve ekinlerin puslu hava koşullarında da gelişebildiğini, zira bulutların ve atmosferde moleküllerin daha fazla yaprağa ulaşabilecek şekilde güneş ışınlarını dağıttığını gösteriyor.Bu da, bitkilerin ışığı ve karbondioksidi dönüştürerek beslenme süreci olan fotosentezi artırıyor.

Uzmanlar, bu sonuçtan yola çıkarak bitkilerin kirli havada güneş ışınların yayılması dolayısıyla daha fazla karbondioksit emdiğini ve dolayısıyla da atmosferdeki karbondioksit oranını azaltarak küresel ısınmayı yavaşlattığı sonucuna vardı.

1960′lardan beri dünya genelinde artan kirli ve puslu hava koşullarından kaynaklanan ışık azlığının bitkiler üzerindeki etkilerini analiz eden araştırmacılar, kirliliğin yol açtığı “küresel kararma” denilen durumun, 1960′tan 1999′a kadar bitki verimliliğini dörtte bir oranında artırdığını ortaya koydu.

Beyin dalgaları kimliğinizi ele veriyor

Araştırmacılar, insanların beyin dalgaları, kalp ritmleri ve duruşlarıyla kimliklerini saptayabilen bir güvenlik teknolojisi geliştirdiler.

BBC Focus dergisinde yer alan habere göre, parmak iizi ve ses tanıma gibi geleneksel teknolojilerin yanında biyometrik sistemlerde kullanılacak. Araştırmacılar, yeni teknolojiyi 3 yıldan daha uzun sürede, üniversitelerin ve özel şirketlerin de içinde yer aldığı HUMABIO projesi çerçevesinde geliştirdiler. AB tarafından desteklenen teknoloji, havaalanlarına ve diğer yüksek güvenlik gerektiren tesislere kurulacak.

Beyin Dalgaları

Pilot çalışma, kişiye özel beyin dalgaları sayesinde tanınabileceğimizi gösterdi. Araştırmacılar, kalp ritmini kaydeden ECG (Electrocardiogram), beyin faaliyetlerini takip eden EEG (electroencephalogram)’den ve gerekli yazılımlardan oluşan sistemde ayrıca beyin dalgalarını okumak amacıyla içinde iki elektrod bulunan özel bir başlık kullanıyorlar.

Kalp ritmleri

ECG (Electrocardiogram) kalbin elektriksel faaliyetini izliyor. Kalpteki yetersizlikleri farketmesinin yanında, her kalbe özel bireysel veriler oluşturabiliyor. Uzmanlar bu verileri kişinin profilini oluşturmada ve kişinin kimliğini belgemede kullanıyorlar.

Proje, motorlu taşıt üreticisi bir firmada da denendi. Kamyon üretimi bölümündeki denemede, sensörler koltuğa oturan şoför değiştiği an uyarı verdi. Proje, otomobil hırsızlığına karşı yepyeni bir koruma yöntemi olarak da kullanılabilecek.

İstatikçi yenilendi

20090411011021_googleanalytics.

Online ziyaretçilerimizi, bize sadece anasayfadaki kodu alarak yayımlamamızla anında gösteren Dünyaca ünlü hizmet whos.amung.us, kendini güncelledi ve müthiş atraksiyonlu bir şablon ile karşımıza çıktı.

İlk olarak menüsü ve yıllardır siyah yapısının maviye dönmesiyle ilgi çeken whos.amung.us, bir ilgi çeken özelliği de siyah-kırmızı-beyaz buton çılgınlığı aynı şekilde kalması. Ayrıca daha fazla ayrıntı veren anlık(online) ziyaretçi istatistik sayfaları ise böyle daha hoş.

Uzaktan kumandalı fare!

Kendinden fanlı ve uzaktan kumandalı fare!

20090407085146_fare.

Bilgisayarı başında uzun zaman geçiren kullanıcılar için klavye ve fare gibi araçlar büyük önem taşır. Bilinçli tüketiciler özellikle iş yaşamında, gündelik hayatlarının vazgeçilmez bir parçası olan bu araçları seçerken genellikle standart özelliklerinin yanı sıra, ek faydaları olup olmadığını incelerler. İşte bu yüzden üreticiler de, aslında basit temel görevleri olan bu araçlara ek faydalar katabilmek için değişik yöntemler deniyorlar.

Bunun son örneği ise Japonya’da piyasaya çıkan bir fare. Farenin en büyük özelliği üzerinde özel bir fana sahip olması. Üzerinde fan bulunan fareler yeni bir fikir değil. Çok kullanmaktan ısınan farenin üzerindeki elini arada sırada serinletmek isteyen kullanıcılar genellikle bu özelliği tercih ediyorlar. Fakat bu farenin fan dışında üzerindeki LED ekranı ilgi çekici. Kullandıkları araçları kişiselleştirmeyi seven kullanıcılar için bu LED üzerine istediğiniz mesajınızı yazabiliyorsunuz. Fakat ne yazık ki mesaj sadece 12 karakter ile sınırlı. Farenin yanında verilen uzaktan kumanda sayesinde bu mesajı dilerseniz yan odadan bile değiştirmek mümkün. İlk olarak Japonya’da satışa sunulan farenin fiyatı ise 21 dolar, yani yaklaşık 33 TL.